Bir IŞİD Militanının Nijerya Tecrübesi - 4
Başkent 'el-Fethu'l-Mübin'
Gambaru beldesine ilk vardığımda farketmemiştim. Yerleşimle Kamerun'un Digo beldesi arasındaki sınır küçük bir nehirden ve yüz metrelik bir köprüden ibaretmiş.
Cephede nöbet tutan her mücahidin bildiği üzere geceler tehlikelidir. Orada da karanlık bastırır bastırmaz Kamerun tarafından Gambaru üzerine rastgele ateş açılmaya başlandı. Aradaki mesafe, ateşin çıkış noktası ile hedef noktası sanki aynı yerdeymişçesine yakındı. Menzilin kısalığı nedeniyle düşük kalibreli havan topları kullanılıyordu. Doçka ise saldırının baş rolünü üstleniyordu.
Kardeşlerin açılan ateşi umursamadıklarını ve soğukkanlılıkla hareket ettiklerini gördüm. Oysa ben beldeye hücum edildiğini zannediyordum. Sonra Arapça bilen biri durumu açıkladı: "Önemli bir şey yok. Her gece bu durumu yaşıyoruz. Allahın lütfuyla şehit de vermiyoruz. Tağutlar gece baskın yapmayalım diye ateş açıyorlar. Köprüden ve nehirden uzak bölgelere ateş etmiyorlar."
Evet, farklı bir cephedeydim. Burası Irak'a benzemiyordu. Savaş metodu da, Müslümanların ve kafirlerin düşünme biçimi de farklıydı. Her şey benim için yeniydi.
Şafak sökünce beldenin komutanı ile tanıştım. Davranışlarıyla lider olduğunu belli eden otuzlarında bir gençti. Konuşması son derece mütevazıydı. Hali Allah'ın tevazu sahibini yücelttiği hadisini doğruluyordu. Oturduk, bana yolculuğumu ve Irak-Şam'daki kardeşlerin durumunu ve genel olarak Müslümanların ahvalini sordu. Gözleri sevinçten ışıl ışıldı. Zira ben onlara hicret eden ilk Arap savaşçılardandım. Farkettimki gelişim herkesin gündemindeydi. Araplara karşı ilginç bir muhabbetleri vardı. Nedenini sorduğumda da: "Çünkü siz Kur'an dili olan Arapçayı konuşuyorsunuz. Biz bu dili ve İslam Devleti'ni seviyoruz" dediler.
"İmam seninle görüşmek istiyor" denildi ve beni bilmediğim bir yere götürdüler. Onlar için imamın birini görmek istemesi büyük bir faziletti. Onu manevi babaları ve hocaları olarak görüyorlardı. Farklı bölgelere göç ettirildikten sonra onları o bir araya getirmiş ve onların bir devlet kurmalarına öncülük etmişti. 300 kilometrelik bir yolculuk yaptık. Hayret ettim, bütün bu topraklar Müslümanların idaresi altında mıydı? Böyle olduğunu bilmiyordum. Ben sadece bir kaç köye ve bazı ormanlık bölgelere hakim olduklarını zannederken kendimi hiç bir şeyden korkmadan yüzlerce kilometre yolculuk ederken buldum. Burada insanların çoğu Hausaca, bazıları ise Fulanice ve Kanurice konuşuyordu. Ancak ben uzun süre bu dilleri birbirinden ayırt edemedim.
'el-Fethu'l-Mübin' diye adlandırdıkları kente vardık. Burası muvahhidlerin başkentiydi. Ordu komutanı bir grup kardeşle beraber beni karşıladı. Yüzleri ayın on dördü gibi parlıyordu. İmanın nurunun yüzlerine yansıdığına yorumladım. Tanıştık, ben eski cihad tecrübelerimi aktardım. Irak'a karşı özel bir ilgileri vardı. Onlara göre cihadın sancağı ilk olarak orada dikilmişti. Herhalde kendilerine imkan verilse Irak'a hicret etmeyi seçerlerdi. Irak ve Şam'da ne yaşamışsam anlatmamı istediler. Utandım, Irak'taki muvahhidlerin temsilciliğini yapmak bana mı düşmüştü? Ancak bu da Allah'ın bir takdiriydi...
Gündüz kenti gezdim, gece ise muhacirlerin kaldığı yere geçtim. Gün boyu silah sesi işitmemiştim. Irak'ta durum böyle değildi, orada kardeşlerin olduğu her yer çatışma alanıydı. Üstün konumda olmaya alışmamıştım. Sabah namazını camide eda ettikten sonra grubun büyük alimlerinden Şeyh Muhammed Hausaca dilinde kısa bir vaaz verdi. Ardından söylediklerini Arapçaya çevirdi. Arapçası çok iyiydi. Adeta Acem olan o değil de bendim. Daha sonrasında eve döndüm.
Güneşin doğuşu ile ev sarsıldı. Eve bir füze düştüğünü sandım ve dışarı fırladım ama hiçbir şey göremedim. Komşum merakımı giderdi: "Zırhlı birlik ganimet alınan bir tankla üzerinde eğitim yapıyor." Muhacir kardeşlerle buradaki herşeyin sadeliğine güldük.